Simao, Türkiye'deki ilk maçına Sivasspor karşısında çıktı. Bir hazırlık maçıydı ve sonucundan ziyade maç sonu demeci dikkat çekiciydi.
Sert oyundan şikâyetçiydi Simao, "Rakip çok sert oynadı. İspanya üçüncü liginde bile bu kadar sert oynayan bir rakip bulamazsınız.." cümleleri döküldü ağzından..
Haklıydı ama birkaç ay önce Atletico Madrid-Barcelona maçında takım arkadaşı Ujfalusi, Messi'ye ölümcül tekmeyi atarken pozisyonun en yakınındaki adamdı..!
Futbol ironileri sever..
Mallorcalı Kevin Garcia, Messi için "Tekmelerimi kullanmaktan kaçınmam." demişti yakın geçmişte, 1983'te zamanın en büyük oyuncusu Barcelonalı Maradona'ya İspanya'daki hayatı zindan eden tekmeyi yapıştıran "Bilbao kasabı" lakaplı Andoni Goikoetxea'yı hatırlatmıştı o ikisi. Maradona İspanya'da yüzlerce tekme yedi. Acılar içindeydi birçok kez. Kimilerine göre başarısız geçen Barcelona kariyeri onun hem Barcelona markasını, hem 80'li yıllarda İspanya futbol liginin İtalya ve Almanya ligleriyle rekabet gücünü zirveye taşımasını engelledi. Bugün Maradona Barcelona efsanesi değil Napoli'nin kahraman çocuğuysa bunda Bilbao kasabı Goikoetxea'nın payı büyüktür. Messi bugün bir kulübün ve hatta bir ligin kaderini değiştirebiliyorsa bunda 80'li yılların hakemlik standardıyla günümüz arasındaki fark etkendir.
Messi ile Maradona'yı kıyaslayanların iyi düşünmesi gerekir. Maradona tekmelerle itelenmeseydi Barcelona'dan bugün Messi'yi oynatan ortam yaratılamayacaktı. Maradona'nın yediği tekmeler yarattı Messi'yi.. Ne var ki 82'de yediği tekmelerle Dünya Kupası'na sadece ince bir iz bırakan Diego 86'da bir ülkenin ebedi kahramanına dönüşürken, Messi 2010 Dünya Kupası'nda bırakın tekmelenmeyi, kendisine en az faul yapılan oyuncuydu Arjantin takımında!..
Futbol ironileri sever..
Kasap demişken; Adnan Polat geçen yıl Dos Santos, Jo, Baros ve Kewell'a yapılan faullere tepkisini "Şunu görüyorum ki saha içinde tabir hoşuma gitmese de taraftarca kasap olarak adlandırılan futbolcular vicdansızca yıldız futbolcuları tekmeleyerek durdurmaya çalışıyorlar, bu futbolun marka değerine zarar veriyor..." sözleriyle dile getirmişti.
Simao'nun sözlerinden hareket edersek üst düzey liglerin yıldızlara fena halde ihtiyacı vardır ve tekme atmak "üçüncü sınıf" bir meslek icracılığıdır.
Bu ülke liginin kaliteli oyunlar izletme potansiyelini hafta sonu gördük. Beşiktaş-Fenerbahçe maçı her türlü saha içi itişmeye karşın tarafsız gözle bakanlar için enfes bir şovdu.. Bu şovun büyümesini sağlayacak en güçlü ışık "Yıldız Futbolcu'dur" lider bir takım yaratmak, bir ligi taşımak için onlara büyük ihtiyaç duyuyoruz. Arda, Baros, Alex, Emre, Quaresma, Guti'dir marka değeri ve bu değeri koruyacak olan sarraf hakemlik müessesesinden başkası olamaz. Bu ülkenin hakemleri hızla zirveye tırmanıyor. Üzerlerindeki baskı korkunç ve hata yapmaları normal.. Fenerbahçe, yıldızlar getirdi ülkeye, Galatasaray öyle ve Beşiktaş aynı şekilde.. Önemli olan, kalıcı olmalarını ve değer katmalarını sağlayabilmek.
Bu kritik sezonda hakemlik tartışmalarının içine oyunun etik, adil ve herkese eşit mesafeli düsturunu koruyarak "yıldız koruma" projesini sokmanın, Spor Toto Süper Lig'in gelecekte daha çok kaynak sağlayan, daha uluslararası bir markaya dönüşmesine hizmet edecektir. Polat ve Simao'nun sözleriyle giderek, geleceği şimdiden kontrol edebilmek, altın yumurtlayan tavuğu kesmemek adına erkenci davranmakta fayda var.
NBA'in marka değerine ne kadar önem verdiğini, yıldızların üzerine ne denli düşüldüğünü hatırlatmakta fayda var. Le-Bron James'in Cleveland'ı bırakıp Miami'ye transferi Cleveland'ı nasıl da sıradanlaştırdı. İzleyici sayısı düştü ve enerjisi kayboldu takımın.. Evet takım oyununa inanalım ama yıldız ışığına kör bakmayalım. Wade, LeBron, Kobe Bryant gibi hadi gelip gittiği için yakından gördüğümüz İverson gibi isimlerin korunması için hakemlere verilen tavsiyeleri hatırlayalım. NBA'de 'Yıldız Düdüğü' olarak bilinen ve aslında marka değerinin düşüşüne karşı "alarm eşiği" olan bu uygulamaya bugün çok ihtiyacımız var.
Hakemlerin işine karışmayalım, tamam. Oyuncular profesyonel yaşasın, tamam. Ama Arda, Baros, Alex, Emre, Guti, Quaresma aynı anda oynamayacak, rekabet olmayacaksa nereye kadar!..
Yıldız oyuncu transferi işinde büyük yol alan kulüpler üzerlerine düşen görevi yapıyor, sıra sistemin iyi işlemesini sağlayacak uygulamalarda. Biraz da maçın pozisyonu, haftanın galibi, sezonun şampiyonunu konuşmak yerine, geleceği şimdiden planlayalım, ne dersiniz?
Schuster meselesi!
Beşiktaş'ın 4'er gol yediği Dinamo Kiev ve Fenerbahçe maçlarından sonraki yazılarda faturayı Schuster'e kestik. Okuyucularımızdan bazı eleştiriler geldi. Temelde eleştiriler Batı'da teknik adamların istikrarlı bir şekilde takımlarının başında kalmaları ve sonunda gelen başarıya yaptığımız övgüye ters bir yaklaşımla kelle ister tavrı benimsemiş olduğumuz, popüler yaklaşıma yenildiğimiz üzerineydi..
Düşüncelerini paylaşan herkese teşekkür etmekle birlikte bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Schuster bizim çocukluğumuzun kahramanlarındandır. O dönem Alman futbolunun popülaritesi nedeniyle Alman oyuncular zihnimizde daha çok iz bıraktı. Rummenigge, Littbarski, Breitner, Magath, Briegel, Hoenes, Hrubesch sadece birkaçı. Sarı melek Schuster, Barcelona ve Real Madrid formaları giymesi nedeniyle başka adamdı. Maradona'nın takım arkadaşıydı mesela..
Teknik adam olarak Getafe'deki adımları, Real Madrid'i şampiyonluğa taşıması ona olan saygımızı zirveye çıkarmıştı. Ne var ki o vatandaşları Derwall, Kalli, Daum'u yaşamış, izlemiş bizlere silik bir Holmann resmi veriyor. Türkiye'deki tüm kariyeri boyunca oynatmaya çalıştığı oyunu destekledik, heyecan duyduk. Kupadaki kaybedilen Gaziantep Belediye maçından sonra bile onun yanındaydık ama son dönemde öyle tuhaf şeyler oldu ki sıra eleştirmeye geldi..
Kimse gitsin demiyor, kalsın onlarca sene. Ama geliştirsin elindeki muhteşem zengin kadroyu, diyalog kursun taraftarla, televizyonla, gazeteciyle her şeyden önemlisi futbolcusuyla..
İbo'yu kov, Sivok'u kızağa çek, Fatih'i kapı dışarı et kolay, onları kazanabilmek esas olay!
Schuster'e eleştirimiz, bir türlü savunma istikrarı sağlayamamasındandır. Başarının tanımını bu ülkede Uche-Högh, Popescu-Bülent, Zago-Ronaldo üzerinden yaparsınız. Dünyanın her yerinde iyi savunmacıları olan takımlar başa güreşir. Hiero'dan sonraki Real Madrid'i, Ferdinand'ın cezalı olduğu dönemdeki Manchester United'i Schuster takip etmemiş olabilir mi?
Schuster'e eleştirimiz, eline Ohen, Sellami verilen Toshack kadar olamamasından, hani o kadrodan Nihat'ı, Yasin'i çıkaran Toshack. Schuster lütfen Necip diyor! Toshack iletişimi severdi. Beşiktaş taraftarını, halkla ilişkiler konusundaki dehasıyla fethederken Schuster tamamen kapalı ve cüretkar..
Schuster'e eleştirimiz, Tigana kadar bile medyaya uzak olan bir adamdan daha katı, daha kapalı olması ve kendi doğrularını dünyanın gerçeği sanması.. Ankaragücü, Kiev, Fenerbahçe maçlarına başka başka savunmalar çıkaran cesaretin yorumunu, ülke futbolunun dinamiklerini umursamamasını, çalıştığı kulübün yakın geçmişinin artı eksilerini hiç bilmiyor olmasını ve kendi futbolcusunun psikolojisini çözmek için çaba sarf etmeyen tavrını eleştirmeyi sürdürürüz.
Madem gitsin dediğimizi sandınız, düzeltelim. Gitmesin!.. Kalsın, ama biraz da kulak versin tribüne, futbolcusuna, Türk teknik adamlarla birkaç saat konuşup, birkaç ipucu koparsa mesela? Denizli ile, Terim'le bir öğlen yemeği havada karada 15 puan getirirdi.. Türk futbolunda isim yapsın, hizmet versin isteriz, Hiddink, Scala, Skibbe olmasın dileriz. Ama biraz da gelişim görmek isteriz.. 'Almeida atsaydı böyle demeyecektiniz. Adam mı atsın golü?' ile geçiştirilemez..
Yoksa Türk futbol hafızası, onu Derwall ve Daum'un bulunduğu listeye değil, Aragones ile Del Bosque'nin yanına yazacak.
Çocukluk kahramanımızın böyle olmasını istemeyiz!..


